Çevirmenin Ölümü

22.01.2015
Çevirmenin Ölümü
 
Her ne kadar ölüm kelimesi genellikle herkes için yaşanılacak ömrün sonlanması anlamını taşımaktaysa da insanlarda uyandırdığı algı dolayısıyla tarifi kişiden kişiye farklılık gösterebilmektedir. Ölümü kimisi sürdürmekte olduğu rahat yaşamın bitmesi olarak düşünüp kaygıya kapılırken, kimisi ise ölümü kendisinden sonra olacağını düşündüğü gelişmelerle tanımlamakta ve hayat-ölüm arasındaki dengeyi kendince yorumlamakta, yaşadığı sürece yaklaşım ve davranışlarını buna göre belirlemektedir. Bu noktadaki yaklaşımları aslında kişilerin kendileriyle ilgili kişisel değerlendirmelerini, pişmanlıklarını ve hatta tesellilerini de ortaya koyar. Tıpkı, dünyaca ünlü Amerikan oyun yazarı Arthur Miller tarafından yazılan, kendisine 1949 yılında Pulitzer Ödülü’nü de kazandırmış “Satıcının Ölümü” adlı ölümsüz eserin kahramanı Willy Loman örneğinde olduğu gibi… Mesleğine inandığı ahlaki değerlerle sarılan Willy Loman piyasanın haşin ve acımasız şartları yüzünden uzun yıllar çalıştığı firma tarafından işinden çıkartılır. Oğulları tarafından reddedilen Willy Loman ailesi tarafından da terk edilince, hayatının gerçekleriyle vicdanı arasındaki hesaplaşmalar arasında kalmaya daha fazla dayanamaz ve yaşamına son verir. Hayatı boyunca ahlaki ilkelerden asla ödün vermediği için, her zaman cenazesine yüzlerce seveninin geleceğini hayal ederek yaşayan Willy Loman gömülürken yanında sadece birkaç kişi vardır.
 
Görülüyor ki, Willy Loman örneğinde olduğu gibi, geçen yüzyılda yaşamını süt satarak kazanan insanları bile ahlak değerleriyle karşı karşıya bırakan acımasız ve haşin piyasa kavramı, günümüzde de maddi ve manevi uygunsuz çalışma koşulları nedeniyle çok ciddi sağlık sorunlarını ve düşük yaşam kalitesi tablosunu beraberinde getirmektedir. Bu sağlık sorunları, çevirmen için mesleğini yapmasına fiziksel anlamda engel olacak düzeye gelebilmekte, yol açtığı iletişim kopuklukları neticesinde sosyal hayatını da son derece olumsuz etkileyebilmekte, sonuçta bir çevirmenin asla hak etmeyeceği bir düşük yaşam kalitesi tablosuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Bir başka deyişle, çevirmenin önce çeviri yaparken gereksinim duyduğu beyni fizyolojik olarak ölüme koşmakta, sonrasında ise tüm vücudunu ve ruhsal sağlığını ölümle sonuçlanabilecek olumsuz koşullara sürüklemektedir.
 
Çevirmenlerin yaşamlarında bu denli olumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olan piyasa koşullarının başında, gece geç saatlere hatta sabaha kadar çalışmak zorunda kalmaları, bu amaçla kahve ve çay gibi uyarıcı maddeleri içmeleri gelmektedir. İlk başta rahatlatıcı ve zihin açıcı etki yaptığı halde beynin çeviri sürecinde en çok gereksinim duyduğu bölgelerini adeta düşman askeri gibi tahrip eden sigarayı zaten saymıyoruz bile… Uykunun gelmemesi için içilen kahve içerdiği kafein nedeniyle beyin damarlarının kasılması ve sonuçta büzülmesine yol açarak kan akımını azaltmakta, bir başka deyişle uykusuz kalabilmek için fincan fincan içilen kahve sonuçta beyin kanamasına neden olabilmektedir. Uzun gecelerde çevirmene arkadaşlık yapan çay ise kandaki demir oranını düşürerek gösterdiği dostluğun bedelini oldukça ağır ödetebilmektedir.
 
Çeviri dünyasında artık maalesef bir mesleki davranış biçimi haline gelen sabaha kadar çalışmanın neden olduğu en büyük sorunlar ise bu süreçte vücudun dışarıdan aldığı değil aksine mahrum kaldığı birtakım maddelerin yokluğundan kaynaklanmaktadır. Bu madde, uyurken vücudumuzun ancak karanlık ortamda sentezleyip salgıladığı, ışık algılandığı zaman ise salımı hemen duran melatonin hormonudur. Günümüzde artık kesinlikle bilinmektedir ki melatonin hormonunun salgılanması ve salımı kanserin önlenmesiyle yakından ilişkilidir. Gece geç saatlere kadar çalıştığı için yeteri kadar uyuyamayan dolayısıyla “melatonin” sentezinden mahrum kadınlarda göğüs kanseri diğer kadınlardan çok daha yüksektir. Ancak, en çarpıcı örnek olarak verdiğimiz göğüs kanseri değil diğer jinekolojik hastalıklar ve kanser tabloları da melatonin yetersizliğinde daha sık görülmektedir.
 
Gece kavramı vücudumuz tarafından “ışığın olmadığı ortamda uykuya daldıktan sabahın ilk ışıklarına kadar geçen süre” olarak algılandığından, bu süreçteki uyku vücudumuz için kelimenin tam anlamıyla can alıcı önem taşımaktadır. Şöyle ki, gece uykusu sırasında salınan melatonin hem hücre sentezinin yapılmasından hem de vücudun serbest radikallerden arınmasında etkili olduğundan vücudun güçlenmesini ve sağlıklı olmasını sağlamaktadır. Uykusuzluk sırasında meydana gelen stres gibi durumlarda sentezlenen kortizol adlı hormon ise melatonin sentezini ve salınmasını olumsuz etkilediğinden bu yararlı etkilerin ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Görülüyor ki, gece uykusundan mahrum kalmak, vücuda büyük yararı bulunan melatonin sentezini hem doğrudan hem de dolaylı olarak etkileyebilmekte, sonuçta başta kanser olmak üzere ölümcül hastalıklardan korunmada telafisi mümkün olmayan zarara yol açmaktadır.
 
Çevirmenin gece uykusundan mahrum kalarak çalışması sonucunda yaşayacağı sorunlar elbette kanserle sınırlı değildir. Çünkü sonuçta kanser de teşhis ve tedavi edilebilen, neden olan şartlar ortadan kaldırıldığında ise tekrar yakalanmayacağımız bir hastalıktır. Ancak, çalışma saatlerinin beraberinde getirdiği belki de en büyük sorun, bedenin biyoritminin bozulmasıdır ki bu durum aynı anda birçok hastalığa neden olabilir ve bu hastalıklar birbirini tetikleyerek oldukça olumsuz sağlık koşullarının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.
 
Öncelikle belirtmek gerekir ki insan vücudu Allah tarafından gündüzleri çalışacak, geceleri ise istirahat edecek ve kendisini yenileyecek şekilde yaratılmıştır. Bundan dolayı, gece uykusunun alınması kadar gün ışığının algılanması da son derece önemlidir. Çünkü gün ışığını algılayan vücut, gündüz yerine getirilecek süreçlere kendisini hazırlamaktadır. Gün ışığının alınmaması ise beden sağlığı için gerekli hazırlıklardan mahrum kalınmasına neden olmaktadır. Bedenin gece melatonin tarafından yerine getirilen işlevleri kadar gündüz saatlerinde yapılması gereken görevleri de anlamlı düzeyde önem arz etmektedir.
 
Literatürde bildirilen birçok çalışmada melatonin hormonuyla biyoritm arasındaki yakın ilişki ortaya konulmuştur. Özellikle, biyoritm bozukluğu tablosunun tedavisinde melatonin hormonunun kullanılması bu ilişkiye verilebilecek güzel bir örnektir.
 
Gece geç saatlere hatta sabaha kadar çalışmak, hele ki çeviri gibi üst düzey bir bilişsel faaliyetin vücudun dinlemesi gereken saatlerde yapılması, çeviri sonrasında ise uykusuz gecenin ardından adeta harap bir vaziyette bedenin önemli düzeyde gereksinim duyduğu gün ışığından mahrum kalınması adeta önce benzinsiz bir arabayı çalıştırmaya gayret etmek, sonrasında ise gitmek isteyen bir arabayı durdurmaya çalışmak kadar yıpratıcı ve aynı zamanda anlamsızca bir yaklaşımdır.
 
Hepimizin bildiği gibi ölüm sadece fiziksel olarak meydana gelen bir olgu değildir. Özellikle, çevirmenler gibi, beyninin hem mantıksal ve doğrusal yönde çalışan sol lobu hem de duygularla motive olan artistik sağ lobunun birlikte çalışmasına ihtiyaç duyan bir meslek grubunun bilişsel sağlığının korunması, güçlenmesi ve zenginleşmesine büyük özen göstermesi, bu amaca yönelik olarak da bedeninin fiziksel özelliklerine en uygun çalışma şartlarını benimsemesi gerekmektedir.
 
Gerçekten de deneyimli bir çevirmen olarak yıllardır uygulamakta olduğum ve tüm değerli çevirmen arkadaşlarıma önerdiğim gibi gece belli bir saatte yatıp sabah erken kalktığınızda sağlayacağınız verim tüm gece boyu çalıştığınızda alacağınız verimden çok daha fazla olacaktır. Önerim daha fazla veya daha az çalışmak değil sadece çalışmaya ayırdığınız saatlerin gün içindeki yerini değiştirmektir.
 
Unutmayalım ki kendimize ve ailemize ayırmamız gereken en değerli zamanımızı, gümrükten mallarının geçmesi veya teknik şartnamelerinin zamanında yetişmesi için projelerine ayırmamızı isteyen müşteriler, sağlığımız bozulup çeviri yapamadığımızda veya kanser hastalığıyla savaşımızda yanımızda olmayacaklar. Bırakınız olumsuz sağlık koşullarını, maddi yetersizlik nedeniyle ödeme yapamadığımızda internet veya telefonumuz kesilince de hiç umursamayacaklardır.
 
Siz değerli meslektaşlarıma önerim; evimizin bir odasını ofisimiz haline getirelim ve işe gider gibi giyinip odamıza mesai başlangıcı olarak belirleyebileceğimiz bir saatte girelim. Ofisimizden öğlen yemek vakti olarak alıştığımız zamana kadar çalışalım ve odamızdan ancak öğlen yemeği için çıkalım. Ofisimiz olarak düzenlediğimiz odamızda asla yemek yemeyelim ve iş dışında başka bir unsuru hatırlatacak eşyalarımızı bulundurmayalım. Yemek molamız bittiğinde tekrar ofisimize girelim ve mesaimiz bitene kadar çalışalım, yapmamız gereken çeviri yoksa mesleki diğer çalışmalarımıza zaman verelim. Göreceksiniz ki biz çevirmenler kendimize uygun mesleki çalışma koşullarını düzenleyip daha sağlıklı ve kaliteli yaşam sürdüğümüzde, çeviri hizmeti verdiğimiz çeviri işletmeleri ve diğer müşterilerimizin de kalitesi yükselecektir.
 
Daha da önemlisi, aynı evde yaşadığımız ancak düzensiz çalışma saatleri yüzünden adeta ev arkadaşı durumuna düştüğümüz eşimiz ve sağlıklı iletişim kuramadığımız çocuklarımızla daha mutlu ve huzurlu bir hayatımız olacaktır.
 
Spesifik bir konuda temel alan bilgisi ve terminoloji bilgisine sahip olan, iki farklı dili son derece etkili kullanabilen ve bu diller arasında çeviri yapabilen bizler, ailelerimizle en güzel ve en nezih yerlerde yemek yemeyi, en seçkin tiyatro oyunlarını ve en gözde filmleri izlemeyi kısacası her anlamda yaşamın tüm güzelliklerini herkesten çok hak ediyoruz…

Ümit Yakup Dural
Biyolog, Medikal Çevirmen

Önemli Hatırlatma: Bu yazı, makale yazarı Ümit Yakup Dural'ın izni alınarak yayınlanmıştır.
Gösterim : 608
Aşağıdaki formu kullanarak yorum yazabilirsiniz