Fikir Binasının Tuğlaları

24.02.2015
FİKİR BİNASININ TUĞLALARI


Ticarete erken yaşta atılıp ellili yaşlarına gelmeden holding sahibi olan bir adam, oğulları büyüdüğünde onları karşısına aldı.
Oğulları ikizdi. Adam birini diğerinden ayırmamış, onları yetiştirirken kardeşler arasındaki adalete büyük önem vermişti.
O sabah babalarını ofisinde ziyaret ettiklerinde delikanlılar hayatlarının şokunu yaşadılar.
“Geçtiğimiz hafta yirminci yaşınızdan gün aldınız,” diyerek söze başladı babaları. “Sizin doğduğunuz sene bu holding küçük bir işletmeydi. Siz büyüdükçe işlerim de büyüdü. Doğduğumuz hafta kendime bir söz vermiştim. Bunu anneniz dahi bilmiyor. Benden başka ilk defa şimdi siz duyacaksınız. Altı haftalıktınız. İkinizi de kucağıma alıp oturdum. Biriniz bir kolumda, biriniz bir kolumdaydınız. Dedim ki kendi kendime, oğullarım yirminci yaşlarını doldurduklarında ben artık çalışmayacağım, o gün neyim olacaksa oğullarıma devreceğim, benim onlara yirmi sene bakmış olacağım gibi, onlardan da bana yirmi sene bakmalarını isteyeceğim.”
“Sen ciddi misin baba?” dediler.
“Evet, ciddiyim. Bu yaşınıza kadar size hep eşit davrandım. Her meselede. Yanlışsam yanlış deyin.”
“Doğrudur baba,” dediler.
“Bugün sizinle tanıdığınız adaletli babanız olarak değil, serbest piyasalar rekabetinde kaşarlanmış bir kapitalist olarak konuşacağım. Ne demek istiyorum? Şunu: Holdingimin hisselerini size devrederken eşit olarak bölmeyeceğim. Birinize yüzde altmış, öbürünüze yüzde kırk hisse vereceğim.”
İkizler söyleyecek söz bulamadılar. Babalarının bu kararına neyin yol açtığını bir an önce öğrenmek için merakla soluklarını tuttular.
İş adamı sözlerini sürdürdü:
“Bir sene sonra bugün yirminci yaşlarınız dolacak ve şirket size demin bahsettiğim oranlarla pay edilecek. Hanginizin büyük payı alacağını belirlemek için sizi bir teste tabi tutacağım.”
Kafasındaki planı anlattı oğullarına.
Oğullarının birisi hayata karşı rahattı. Hemen herkes tarafından seviliyordu. Hırslı biri değildi, arkadaş canlısıydı. Diğer oğlu ise tanıyan herkesin gıpta edeceği bir karizmaya sahip, soğukkanlı bir delikanlıydı.
“Çocuklar, ikinizi de bir seneliğine sürgün ediyorum. Benim nüfuzumu ve bağlantılarımı kullanamayacağınız bir ülkeye gidecek, orada sıfırdan başlayıp ticaret yapacaksınız. Ben size çok değerli birer sermaye vereceğim. Sana başka, sana başka bir sermaye. İkiniz de benim seçeceğim aynı işi yapacaksınız. Bir sene sonunda hanginizin işleri daha yolunda gitmiş olursa, yüzde altmışlık hisseyi o devralacak.”
Delikanlıların kafası karıştı. Birbirlerine baktılar.
“Kafanız karışmasın. Sadede geldiğimde anlayacaksınız.”
Ertesi gün iş adamı oğullarıyla tekrar buluştu.
Onlara onar bin liralık birer çek ve özel olarak hazırladığı birer valiz verdi. Dost canlısı, hırssız oğlunun valizinin içerisi ağzına kadar kitaplarla doluydu. Bunların bir kısmı diksiyon, bir kısmı dilbilim üzerineydi, kalanı ise romandı. Karizmatik olan oğlunun valizi ise oldukça pahalı kıyafetlerle tıka basa doluydu.
“Senin sermayen oğlum, dilin, çenen, üslubun. Senin sermayen ise görünüşün, prezentabl duruşun. Bakalım hanginiz galip gelecek, diğerine nazaran hanginiz sivrilecek? Buradan doğruca havaalanına gidiyorsunuz. Bizzat ben götüreceğim. Biletleriniz burada. Üç saat sonra uçuşunuz var. Bu bavullar haricinde şahsi hiçbir eşyanızı almayacaksınız. Şimdi bankaya gidip çekleri bozduralım. Sizden bu bir senelik süreçte ne işle meşgul olmanızı istediğini yolda açıklayacağım.”
Aradan bir sene geçti.
Delikanlılar görevlerini tamamlayıp döndüler.
Bu bir senelik süreçte, yola çıkarken bavulunda kitaplar olan delikanlı bir fikir mimarına ve elini attığı her işte muzaffer olan bir proje adamına dönüşmüş, diğeri ise bir gösteriş budalası olup çıkmış, babasının verdiği sermayeyi ikiye dahi katlayamamış, yerinde saymıştı.
Babaları onları kitap okuma oranları düşük, halkı miskin, İngilizce konuşulan az gelişmiş bir ülkeye göndermişti. Onlardan sermayeleri ile yayınevi kurmalarını ve kendi meziyetlerini, küçük sermayelerini kullanarak işlerini büyütmelerini istemişti.
Bavulu kitaplarla dolu delikanlı, bir seneliğine ziyaretçi oldukları ülkenin insanlarının TV dizilerine çok düşkün olduğunu gözlemlemişti. İlk birkaç ay yayıncılık faaliyetleriyle değil, dizi sektörünün işleyişiyle ilgilenmişti. O ülkede dizi yapımcıları, senaristler, dizi oyuncuları müthiş gelirler elde ediyorlardı. Dizinin yayınlandığı kanalın reklam gelirleri onları zenginleştiriyordu. Delikanlı düşündü. Diziler de hikaye anlatıyor, kitaplar da, peki neden bu insanlar bir diziyi sezonlar boyunca merakla takip ediyorken, bir kitaba birkaç saat ayırmaya gönüllü olmuyorlardı? Neden dizi oyuncuları süperstarlar gibi ilgi görürken ve büyük paralar kazanırken, ülkenin yazarları yazarak geçinemiyor ve hayatlarını idame ettirebilmek için başka meslekler yapmak zorunda kalıyorlardı? Ve bir proje geliştirdi delikanlı. Kurduğu küçük yayınevinin politikası, kitaplara reklam almak, böylece hem yayınevine, hem yazarlara daha kitaplar baskı aşamasındayken, daha piyasaya çıkmamışlarken para kazandırmak, reklam gelirleriyle finanse edilen kitaplarıysa okurlara gazete fiyatına, ekmek fiyatına, yani ülkede tedavülde olan en yaygın madeni para karşılığında ulaştırmaktı. Ve bu proje tuttu. Diğer yayımcılar da kendisini izlemeye başladı. Birçok genç yazar, blogger kitaplarını yayımlatma imkanı buldu. Çünkü geleneksel yayımcılık yapan yayın evleri kendi yaşlı yazarlarına kitaplarına reklam alma fikrini kabul ettirememiş ve çevirilerini bastıkları yabancı yazarları da bu girişimin safına çekememiş, böylece daha önce kapılarından küçümseyerek çevirdikleri genç yazarlara muhtaç olmuşlardı. Bu yayımcılık için bir devrimdi ve bu ateşi ilk yakan kişi olan, bizim iş adamının tatlı dilli, bilgili, bir konuştuğunda ağzından bal damlayan oğlu ortaya attığı için delikanlının küçük yayınevi hızla büyümüş ve nihayetinde proje tamamen hayata geçtiğinde kitap okumaz denilen halk evlerini kitaplarla doldurur, televizyon başından kalkıp kitaplara gömülür olmuştu.
Diğer delikanlı ise, bir kitap galasından ötekine, bir davetten diğerine gezinerek aylaklık etmiş, yayıncılık sektöründe herkes o güne kadar ne yapıyorsa aynısını yapmış, okurların ihtiyaçlarını gözardı etmiş, genç yazarları kapısından kovmuş ve ticari olarak yerinde saymıştı.
İş adamı iki oğlunu karşısına aldı.
Testte hangi kardeşin galip geldiği apaçık ortadaydı. Caka satmayı pek seven karizmatik oğul holdingten yüzde kırk hisse alacağı için surat asıyordu.
Tam bu anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Yüzde altmış hisseyi hak eden delikanlı holding hissesi istemediğini söyledi ve holdingin tamamen kardeşine devredilmesini istedi.
O artık bir kitap aşığıydı.
Onun hayatı kelimelerdi.
Kelimelere sevdalıydı.
Kelimeler. Fikir dünyasının tuğlaları. Bunlarla asırlarca ayakta kalabilecek dünya harikası binalar dikilebiliyor.
Hayat amacı herkesi kitap kurdu yapmaktı.
O ülkeye bile kitap okutmuş, o TV ekranlarının karşısında zihinleri boşalmış halkın evlerine yığınla kitap sokabilmişti ki, kendi ülkesi için neler neler yapabilirdi. Bunun hazzı ve coşkusuyla şimdiden içi yanmaya başlamıştı bile. Babasının holdingiyle ve bu büyük servetle hiç ilgilenmiyordu.
Onun içini yakan bir tutkusu vardı.
Bir ideali.
Benim insanım için de kitap okumaz, benim yazarım için de yazarlıktan geçimini sağlayamaz deniyor hep. Ama ben bunu değiştireceğim. Eli kalem tutan herkes birer süperstara döneşecek, halkım bundan böyle ekmek fiyatına, gazete fiyatına kitap satın alabilecek.
“Ben holding hissesi istemiyorum. Kendi projemi koşturacağım baba,” dedi. Sonra kardeşine döndü. “Sana bütün hakkım helal olsun kardeşim. Umarım holdingi babamızın getirdiği yerden daha ileriye taşımakta muvaffak olursun.”
İş adamı baba yerinden kalktı. İki oğluna da sarıldı, onları öptü. Kelimelere sevdalı, alçakgönüllü, idealist oğluna sarılırken gözleri belli belirsiz nemlendi.

Semih Süren

Gösterim : 907
Aşağıdaki formu kullanarak yorum yazabilirsiniz